İnsan bedeni çoğu zaman sadece yaşadığını sanırız; oysa aslında sürekli karar verir. Üstelik bu kararlar, çoğu zaman bizim fark edemeyeceğimiz kadar derinde, sessizce alınır. Tehlike yaklaştığında zihnimiz panikler, ama beden çok daha soğukkanlıdır. Öncelikleri yeniden belirler, gereksiz gördüğünü kapatır, hayatta kalmaya odaklanır.
Bunun en sarsıcı örneklerinden biri, Holokost sırasında toplama kamplarına gönderilen kadınların yaşadıklarıdır. Kamplara varan pek çok kadının adet döngüsü neredeyse anında kesilir. O dönem bunun yiyeceklere katılan maddelerden kaynaklandığı düşünülmüştü. Ama mesele kimyasal değil, biyolojikti. Çok daha derin, çok daha sert bir gerçeklik söz konusuydu.
Vücut, içinde bulunduğu koşulları “yaşanabilir” olarak değerlendirmediği anda üreme sistemini devre dışı bırakır. Çünkü o noktada mesele artık yaşamı sürdürmek değil, hayatta kalabilmektir. Hipotalamus, dış dünyanın tehditlerini algılar ve hormonal sistemi baskılar. Adet döngüsü durur. Bir anlamda beden, geleceği askıya alır. “Şimdi değil” der. “Şu an sadece hayatta kalmalıyım.”
Bu yalnızca kamplara özgü bir durum değildir. Açlığın, yokluğun ve aşırı stresin olduğu diğer tarihsel dönemlerde de benzer tepkiler gözlenmiştir. Örneğin Hongerwinter sırasında ya da 1930’ların Sovyet kıtlıklarında kadınların büyük bir kısmında adet kesilmesi yaygın hale gelmiştir. Vücut yağı kritik seviyenin altına düştüğünde östrojen üretimi durur. Bu bir arıza değil, bilinçli bir kapatma mekanizmasıdır. Enerji, üremeye değil, hayatta kalmaya yönlendirilir.
Ama mesele sadece açlık ya da fiziksel yıkım değildir. Travma da en az bunlar kadar belirleyicidir. Sürekli korku, belirsizlik ve tehdit altında yaşamak, kortizol düzeylerini altüst eder. Bu da yalnızca üreme sistemini değil, bağışıklık sisteminden metabolizmaya kadar her şeyi etkiler. Savaş bittiğinde bile beden hemen “normale dönmez”. Çünkü beden için güvenlik, bir ilan değil; hissedilen bir durumdur. O his gelmeden hiçbir sistem tam anlamıyla açılmaz.
Burada durup düşünmek gerekir: İnsan bedeni aslında ne kadar “bizim” kontrolümüzdedir? Ya da biz, onun aldığı kararların ne kadar farkındayız?
Çünkü beden, biz henüz durumu anlamlandırmaya çalışırken çoktan bir yol seçmiştir. En acı olanı da şudur: Bazen yaşamak için, yaşama dair en temel işlevlerinden vazgeçer.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca bir biyolojik tepki değil; aynı zamanda insan varoluşunun en çıplak gerçeğidir. Beden, gerektiğinde geleceği iptal eder. Umudu erteler. Yeni bir hayat ihtimalini susturur. Sadece mevcut hayatı koruyabilmek için.
Ve belki de en çarpıcı olan şu: Bu bir zayıflık değil, tam tersine en ileri düzeyde bir dirençtir. Çünkü insan bedeni, ruhun taşıyamayacağı kadar ağır yükler altında kaldığında bile bir şeyden vazgeçmez yaşamdan. Geri kalan her şey, o uğurda feda edilebilir.
Bu yüzden o sessizlik, aslında bir çöküş değil; görünmeyen bir hayatta kalma çığlığıdır.
Kaynakça:
Shiloni, E. (1946). The Amenorrhea of the Concentration Camp: A Clinical Study.
Vaisrub, S. (1947). Amenorrhea in Concentration Camps. British Medical Journal.
Steinberg, A. G. (1950). Medical Data from the Concentration Camps.
Goldenberg, R. L., & Culhane, J. F. (2003). Preterm birth and the role of maternal stress in historical contexts.
Lumsden, M. A. (2001). Stress and the Reproductive System. Royal College of Obstetricians and Gynaecologists.