ZAMAN ZAMAN ÇATLARIZ İÇİMİZE IŞIK GİRSİN DİYE

  • Yazar :Sevgi HOROZOĞLU
  • Eklenme Tarihi :15.07.2022 09:54

Aralanmış perdenin ardında saklanmış dolunay evin kasvetli havasını bastırmak istercesine cama vuruyordu. Ruhu yamalı  duvarların ardında, pahalı perde ve mobilyalarla doldurulmuş şatafatlı evin içinde sallanan sandalyesinde oturmuş, tecrit ettiğini sandığı düşüncelerini başından savuşturmak isterken gecenin sessizliğinde saatin tik tak sesleri tüm salonu, yatak odalarını, mutfağı, antreyi dolduruyordu. Dur düğmesine basılmış yaşam ve yaşama dair her ne varsa durmuş gibiydi. Şavkıyan ay, saatin tik tak sesleri ve beyninde dörtnala koşturan düşünceler…

Kendi yaşamını düşündü, çabalarını, pişmanlıklarını, mutluluklarını, üzüntülerini, başarılarını, başarısızlıklarını, zenginliğini düşündü en çok da sahip olduğu zenginliği, refahı düşündü. Onun yerinde olmak isteyen, elindeki somut zenginliğe bakıp ona gıpta ile bakan insanların, korkularıyla çırılçıplak bu sefil halini görselerdi yine ona saygı duyarlar mıydı?  Merhametli bir insan olsaydı? Sırf merhametli bir insan diye insanların saygısını kazanır mıydı? ‘’Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar. İnsanlar böyledir patron…’’ diyen Zorba’nın haklı olduğunu,  iyi bir patron ve güçlü olmanın, zalim olmaktan geçtiğini yıllar önce öğrenmişti.

Bu evde yaşamayı o mu seçmişti? Peki bu mobilyaları? Zengin bir çocuğun evladı olmayı? İşini? Ya fakir bir evde doğsaydı? Başka bir yaşam mücadelesi içinde…

Peki evliliği? Evet bu evliliği o seçmişti ama sevilmemeyi, çocuklarını o seçmemişti. Belki de yanılıyordu içinde bulunduğu durum her ne ise onu bir buhrana sürüklüyordu. Peki bugüne kadar neden yaşamı için kendi, seçimlerini yapma cesareti göstermemişti. Günlerdir uykularını işgal eden bu düşünceler nereden gelmişti? Kapısı açık altın bir kafesin içinde özgürlüğe susamış bir kuş gibi hissediyordu. Kanat çırpsa her şeyi ardında bırakıp gidebilirdi ama herkes gibi onun da ayağında gece korkularının hortlamasıyla beraber beliriveren, gün ışığına gizlenmiş prangalar vardı. Sırtına yüklediği sorumluluklar, her zaman daha iyisini yapmak için verdiği mücadeleden ne kadar sağ çıkmıştı? Neden olanla yetinemiyordu? En önemlisi neden mutlu olamıyordu? Alt tarafı bize borç verilmiş bu yaşamı iade edip gidecektik!  Bu kadar yaygara niyeydi? Saatlerce oturduğu sandalyeden kalktı ve camı açarak derin bir iç çekti, hafif serin bir esinti teninden sızıp tüm hücrelerine yayılmıştı. Her şeyi ardında bırakarak evi terk etmeyi düşündü. Nereye, niçin  gittiğini bile bilmeden en uzaklara, mutluluğu yakalayacağı bir zaman dilimine ulaşacaktı.  Bu  sefer yapacaktı, düşüncelerini eyleme geçirecek kendi yolundan gidecekti.  Odasına doğru yöneldi dolaptan valizini çıkarıp iki parça eşya koyarak telaş içinde ardına bile bakmadan evden çıktı. Gecenin sessizliğinin yerini bir kadın hırçınlığıyla onu döven rüzgara bırakıvermişti. Yakalanma korkusuyla   arabasına doğru yol almak isterken sert esen rüzgar onu hırpalıyor geri geri itiyordu. Onu terk eden eşinin kaçacağını anladığı zaman gideceği yerde sefillik çekmesin diye ayakkabısının altına para koyan Aşık Veysel’i düşündü, istemsizce gözü ayaklarına kaydı.  Telaş içinde çıktığı evden ayakkabılarını giymeyi unuttuğunu gördüğünde dehşete kapılmıştı. Onun ayağında eşinin altına para koyacağı ayakkabıları bile  yoktu. Yüzünü  sertçe yalpalayan rüzgar ile küçük bir savaş sonrası elleri ceplerinde araba anahtarlarını aramaya koyuldu, lakin anahtarlar yoktu. Bir an tanıdık bir ses duyuldu, ılıyan rüzgarla birlikte naif bir edayla ‘’anahtarlarını  komodinin üstünde unutmuşsun!” diyen balkonda elinde anahtar, eşinin silüeti belirmişti. Büyük bir utanç tüm hücrelerini kaplamış konuşmaya çalışsa da sesi çıkmıyordu. Bir an nefesinin kesildiğini hissetti, durulan rüzgar çığlıklar atarak esmeye onu da bir toz bulutu olarak savurmaya başlamıştı…

Muharebe sonrası saçları dağılmış, gözleri şişmiş, alnından akan terler yastığını ıslatmış bir halde uyanmıştı. Mutfaktan gelen taze ekmek kokusu, çocuklarının ve eşinin gülüşmeleri, aralanmış perdeden sızan güneş gece gördüğü rüyanın tesiriyle çatlak verdiği yerden sızıp tüm bedenine yayılmış, yeni günle beraber aydınlanmıştı.

Bu hayatta gözümüzde büyüttüğümüz her ne varsa geçiciydi. Sonu gelmeyecekmiş gibi gelen sorunlarımız geçiciydi. Zenginlik, fakirlik geçiciydi. Mutluluklarımız, arzularımız, kaygılarımız, yaralarımız  hepsi geçiciydi. Zaman zaman içine düştüğümüz girdapların içinde karanlık dehlizlerde kaybolmalarımız da geçiciydi.

İçinde bulunduğumuz hiçbir sorun, insan da dahil buna, gözümüzde büyüttüğümüz kadar değildi aslında.

Nefes aldığımız sürece  üstünden gelemeyeceğimiz  aşamayacağımız  hiçbir mesele yoktu. Hayat belki sadece kafamızda kurduklarımız ile gerçeği idrak edemeyeceğimiz bir oyundu. Ve bu oyunun içinde ehlileştiremediğiz iştahımızı belirli kılıflara sokarak  “ kendi seçimim olsaydı farklı olurdu diyoruz.” Zaman geri alınsa yapmam dediğiniz her ne var ise yine aynısını yapardınız. Kendi seçiminiz olsaydı ve farklı bir yaşam seçseydiniz de yine benzer kararlar alır, yine aynı hataları yapardınız! İnsan  ne yaparsa yapsın aklı hep yapmadıklarında kalacaktı ona uzak ne varsa onda…

Kendi seçimlerini yapmamayı aslında kendi seçmişti. Zira insan tek başına verdiği kararların mesuliyetini alması kolay değildi, kolay olan başkasını suçlamanın rahatlatıcı sığınağına sığınmaktı…