Kendimi bildim bileli her 5 Mayıs akşamı, içimde tarif edemediğim bir heyecan, dilimde ise dualarla Hıdırellez’i beklerim. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın yeryüzünde buluştuğuna inanılan bu müstesna gece, bizim için yalnızca bir bahar kutlaması değil; umutların göğe yükseldiği, dileklerin kalpten kâğıda, oradan da kadere emanet edildiği özel bir zaman dilimiydi.
Asi Nehri kıyısında doğdum, orada büyüdüm. Çocukluğumun en saf anıları, elime aldığım bir kâğıda hayallerimi yazıp gül ağaçlarına koştuğum o Hıdırellez akşamlarında saklıdır. Gençliğimde sevda dilekleri, yetişkinliğimde ise sessiz dualar eşlik etti o kâğıtlara. Her yıl 5 Mayıs akşamı, akşam ile yatsı namazı arasında Asi kıyısı adeta bir mahşer kalabalığına dönüşürdü.
Taşlardan evler yapılır, gül dallarına umutlar asılır, dilekler kâğıtlara yazılıp Asi’nin serin sularına bırakılırdı. Herkesin gözünde aynı parıltı vardı: inanmanın, beklemenin ve dua etmenin parıltısı. Çaydanlıklar kaynar, simitler ve çörekler paylaşılır, kahkahaların arasına dualar karışırdı. O gece, sadece bir gelenek değil; bir aradalığın, kardeşliğin ve gönül birliğinin adıydı.
Şimdi Asi’nin kıyısından çok uzaktayım. Belki aynı taşlara dilek bırakamıyoruz, belki o eski kalabalıklar yok… Ama biliyorum ki Hıdırellez, mekânlara sığmayan bir inançtır. Nerede olursak olalım, kalbimizin bir köşesinde yaşamaya devam eder.
Bu yıl da gül ağaçlarının gölgesinde, aynı duaya sığınıyorum. Belki Asi yok yanımda ama anılarım hâlâ o suyun sesinde:
“Dualar kabul olsun, umutlar solmasın.”